Orta Çağ’da Hortlak İnanışı

Mezarlarından çıkıp yaşayanlara musallat olan cesetler, salgın hastalıkların sorumlusu tutulan hortlaklar ve bir daha dirilmesinler diye parçalanıp yakılan bedenler… Orta Çağ’da, özellikle Avrupa’da, hortlak korkusu, son derece sert ve vahşi defin uygulamalarına yol açabiliyordu. Yüzyıllar sonra ortaya çıkarılan mezarlar, bu korkunun sandığımızdan çok daha ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor.

Knowledge grows when shared!

Orta Çağ’da İnsanlar Ölülerin Dirilmesini Nasıl Engelliyordu?

Orta Çağ Avrupa’sında ölüm, bazı insanların gözünde yaşayanlarla ölüler arasındaki ilişkinin kesin olarak sona erdiği bir sınır değildi. Mezara konulan bir bedenin yeniden hareket edebileceği, geceleri eski evine dönebileceği hatta yakınlarına saldırabileceği ve bütün bir yerleşimi hastalığa sürükleyebileceği düşüncesi, dönemin çeşitli anlatılarında karşımıza çıkıyor.1

Hortlak inanışının izleri yüzlerce yıl önce kaleme alınmış tarih metinlerinde ve arkeolojik kazılarda görülüyor. İngiltere’nin kuzeyindeki terk edilmiş bir Orta Çağ köyünde parçalanmış ve yakılmış insan kemikleri bulunmuştur.2

Yetişkin bir bireye ait kafatası kemiği üzerinde ateşin neden olduğu yüzeysel değişimler ve yanık izleri görülüyor.2
📷 Historic England

Polonya’daki daha geç tarihli mezarlarda ise boyunlara yerleştirilen oraklar, çenelerin altına konulan taşlar ve ayak parmaklarına takılan kilitler dikkat çekmektedir.

Peki, insanların ölülerinden bu denli korkmasına ne yol açıyordu? Bir cesedin mezarından dönüp dönmeyeceğine nasıl karar veriliyordu? Ölülerin dirilmesini engellemek için hangi yöntemlere başvuruluyordu?

Orta Çağ’da Hortlak İnanışı: Revenant Ne Demek?

Avrupa’nın Orta Çağ metinlerinde karşılaşılan en önemli kavramlardan biri “revenant”tır. Fransızca kökenli bu sözcük, genel olarak “geri dönen kişi” anlamını taşır. Tarihsel ve folklorik bağlamda, öldükten sonra yaşayanların dünyasına döndüğüne inanılan varlıkları tanımlamak için kullanılır.

Revenant ile günümüzün vampir imgesi arasında önemli farklılıklar vardır. Modern edebiyatta ve sinemada vampir, çoğunlukla kan içen ve belirli doğaüstü güçlere sahip bir yaratık olarak tasvir edilir. Orta Çağ anlatılarındaki revenant ise farklı biçimlerde ortaya çıkar. Kimi zaman eski evine döner, kimi zaman insanlara fiziksel zarar verir, kimi zaman da bulunduğu yerleşimde hastalıkların ve felaketlerin sorumlusu olarak görülür.

Revenant ile hayalet arasındaki temel fark ise hayalet genellikle bedenden bağımsız bir ruh olarak düşünülürken revenant, birçok anlatıda mezara konulan bedenin kendisidir. Yaşayanları korkutan şey, ölünün ruhundan ziyade yeniden hareket ettiği düşünülen cesedidir.

Bununla birlikte, Orta Çağ Avrupa’sında ortak ve değişmez bir hortlak anlayışı yoktu. Bölgesel folklor, dinî düşünceler ve toplumsal koşullar farklı açıklamalar üretmişti. Günümüze ulaşan hikâyelerin ne ölçüde halk inanışlarını, ne ölçüde eğitimli din adamlarının düşünce dünyasını yansıttığı da tarihçiler arasında tartışılmaya devam etmektedir.3

12. Yüzyılda Mezarından Çıkan Ölüler: William of Newburgh’un Anlattıkları

İngiltere’de yaşamış Augustinusçu din adamı ve tarihçi William of Newburgh, 12. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı Historia Rerum Anglicarum adlı eserinin beşinci kitabında mezarından döndüğü söylenen ölülere ilişkin dört anlatıya yer vermiştir. Bu hikâyelerde ölülerin ortaya çıkışı, kimi zaman bütün bir yerleşimin huzurunu bozacak ölçüde büyük sonuçlar doğurur. İnsanlar geceleri evlerinden çıkamaz hâle gelir, aileler uyumaktan korkar ve salgın hastalıkların sorumluluğu mezarından çıktığı düşünülen bir cesede yüklenir.1

Anlatılardan biri Buckinghamshire’da geçer. Ölen bir adamın geceleri eski eşinin yatağına geldiği ve ağırlığıyla kadını neredeyse ezdiği söylenir. Kadın, yakınlarını yanına alarak geceleri uyanık kalmaya başlar. Ancak tehlikenin ortadan kalkmadığına, ölü adamın bu defa başka akrabalarını rahatsız ettiğine inanılır.

Sonunda konu kilise yetkililerine taşınır. Cesedin mezardan çıkarılıp yakılması önerilse de Lincoln Piskoposu Hugh farklı bir yönteme başvurur. Kendi hazırladığı yazılı bağışlanma belgesinin ölünün göğsüne yerleştirilmesini ister. William’ın anlatısına göre bu uygulamanın ardından ölü bir daha ortaya çıkmaz.

Hikâyenin tarihsel önemi, anlatılan olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığından bağımsızdır. Cesedin fiziksel olarak yok edilmesi ile dinî otoritenin müdahalesi arasında belirgin bir ayrım görülür. Piskoposun önerisi, ölünün huzursuzluğunu günah ve bağışlanma düşüncesiyle ilişkilendiren bir yaklaşımı yansıtır.

William’ın Berwick’te geçen başka bir anlatısı ise çok daha vahşidir. Yaşarken kötülükleriyle tanınan varlıklı bir adamın cesedinin geceleri dolaştığına ve hastalık yaydığına inanılır. Bunun üzerine on genç adam mezarı açarak bedeni parçalar ve yakar. Anlatıda cesedin ortadan kaldırılması gece yaşanan korkuları sona erdirir. Ne var ki kentteki salgın hastalık ironik bir şekilde devam eder.

Bu öyküler, elbette ki Orta Çağ insanlarının gerçekten dirilen cesetlerle karşılaştığını kanıtlamaz. Bununla birlikte, ölülerin dönüşü düşüncesinin günah, toplumsal huzursuzluk ve hastalık gibi kavramlarla nasıl ilişkilendirildiğini anlamamıza yardımcı olur.

Ölülerin Dirilmesini Engellemek İçin Hangi Yöntemler Kullanılıyordu?

Ölülerin mezarlarından çıkıp yaşayanlara zarar verebileceği düşüncesi, Avrupa’nın farklı bölgelerinde birbirinden ilginç korunma yöntemlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bazıları cesetleri parçalayarak bu tehlikeyi ortadan kaldırabileceklerine inanırken bazıları daha sembolik yöntemlere başvuruyordu. Anlaşılan o ki ölülerden duyulan korku yaygındı, ancak bu korkuyla başa çıkmanın herkesçe benimsenmiş tek bir yolu yoktu.

Cesedin Başını Kesmek

Başın bedenden ayrılması, Orta Çağ anlatılarında karşılaşılan en sert müdahalelerden biridir. Bu uygulamanın ardındaki düşünce, mezarından döndüğüne inanılan ölünün fiziksel bütünlüğünü bozarak yeniden hareket etmesini engellemekti.

Geoffrey of Burton’ın 12. yüzyılın başlarında kaleme aldığı Aziz Modwenna’nın Hayatı ve Mucizeleri adlı eserde çarpıcı bir örnek bulunur. Anlatıya göre Stapenhill köyünden kaçan iki köylü, yakındaki Drakelow’a sığınır. Kısa süre sonra hayatlarını kaybeden adamların cesetleri memleketlerine götürülerek gömülür. Ancak hikâye burada bitmez. İki ölünün geceleri tabutlarını omuzlarında taşıyarak Drakelow’a geldikleri, evlerin duvarlarına vurdukları ve yaşayanları kendileriyle birlikte gitmeye çağırdıkları anlatılır. Köyde ölümcül bir hastalık baş gösterir. Sonunda hayatta kalanlar, kilise yetkililerinden cesetleri mezardan çıkarma izni alır. Mezarlar açıldığında bedenlerin bozulmamış olduğu görülür. Adamların başları kesilerek bacaklarının arasına yerleştirilir, kalpleri çıkarılıp yakılır. Geoffrey’in anlatısına göre bu müdahalelerin ardından köydeki korkunç olaylar sona erer.4

Öykü, ölümden sonra bedene uygulanan şiddetin nasıl bir korunma yöntemi olarak görülebildiğini göstermektedir. Ancak kazılarda başı gövdesinden ayrılmış bir iskelet bulunması, tek başına hortlak korkusuna işaret etmez. İnfaz, savaş, cezalandırma veya farklı defin gelenekleri de benzer arkeolojik izler bırakabilir.

Bedeni Parçalamak ve Yakmak

Mezardan çıkarılan bedenin parçalanması ve yakılması, tarihsel metinlerde daha kesin bir müdahale yöntemi olarak karşımıza çıkar. Buradaki amaç, geri döndüğüne inanılan ölünün fiziksel varlığını ortadan kaldırmaktır. William of Newburgh’un Berwick anlatısında görüldüğü üzere, bu işlem bazen topluluğun yaşadığı korkunun ve salgın endişesinin ardından gerçekleştirilir.

Modern okura oldukça ürpertici gelen bu yöntem, arkeolojik açıdan önemli izler bırakabilir. Kesici aletlerin kemikler üzerinde oluşturduğu izler, yüksek sıcaklığın neden olduğu deformasyonlar ve bedenin parçalanma biçimi, ölümden sonra gerçekleştirilen müdahalelerin niteliğini araştırmak için kullanılabilir.

Mezarın İçine Koruyucu Nesneler Yerleştirmek

Ölünün bedeniyle birlikte gömülen bazı nesnelere kötülüğü uzaklaştırıcı anlamlar yüklenmiştir. Arkeoloji ve dinler tarihi çalışmalarında bu tür koruyucu uygulamalar için apotropaik terimi kullanılır.

Orta Çağ sonrasında Doğu Avrupa’da belgelenen kimi mezarlarda keskin tarım aletleri, büyük taşlar ve kilitler bulunmuştur. Bu nesnelerin konumları, bazı araştırmacılar tarafından ölünün mezarından çıkmasını önlemeye yönelik sembolik veya fiziksel engeller olarak yorumlanmaktadır.5

Dinî Otoriteye Başvurmak

Orta Çağ’da hortlak inanışı, her zaman cesedin yakılmasıyla sonuçlanmazdı. Buckinghamshire hikâyesindeki bağışlanma belgesi bunun önemli bir örneğidir. Kilise, sorunun çözümünü çoğu kez cesede müdahale etmekte değil, ölünün günahlarının bağışlanmasında arıyordu. Bu uygulama, ölümden sonraki hayatın günah, kefaret ve ruhun kurtuluşu gibi Hristiyanlıkla ilişkili düşünceler çerçevesinde de yorumlandığını gösteriyor.

İngiltere’de Bulunan Parçalanmış Cesetler: Wharram Percy Gizemi

Orta Çağ’daki hortlak inanışlarına ilişkin en dikkat çekici arkeolojik araştırmalardan biri, İngiltere’nin Kuzey Yorkshire bölgesindeki terk edilmiş Wharram Percy köyünde gerçekleştirilmiştir. Buradaki kazılarda bir çukur içerisinde birbirinden ayrılmış çok sayıda insan kemiği bulunmuştur. Kalıntılar üzerinde yapılan bilimsel incelemeler, 2017 yılında Journal of Archaeological Science: Reports dergisinde yayımlanmıştır.2

Araştırmacılar toplam 137 kemiğin en az on farklı bireye ait olduğunu belirlemiştir. Bunların arasında yaklaşık iki yaşındaki çocukların ve elli yaşını geçmiş yetişkinlerin kalıntıları bulunmaktadır. Radyokarbon tarihlendirmeleri ağırlıklı olarak 11–13. yüzyıllara işaret etmektedir.

İncelenen kalıntılardan 17’sinde toplam 76 kesici alet izi belirlenmiş, en az 17 kemikte düşük sıcaklıkta yanmaya işaret eden belirtiler saptanmıştır. Altı uzun kemikte ise ölüm sırasına yakın bir dönemde meydana gelmiş kırıklar tespit edilmiştir.

Burada özellikle dikkat çeken ayrıntı, kesiklerin vücudun üst bölümlerinde, özellikle baş ve boyun çevresinde yoğunlaşmasıdır.

Araştırmacılar başlangıçta farklı ihtimalleri değerlendirmiştir. Bunlardan biri, kıtlık dönemlerinde insan eti tüketilmiş olmasıydı. Ancak kemiklerdeki kesiklerin konumları, etin bedenden ayrılması amacıyla gerçekleştirilen işlemlerde beklenen dağılımla yeterince örtüşmüyordu.

Bir başka olasılık, bedenlerin topluluğa dışarıdan gelen kişilere ait olması ve bu nedenle farklı bir muameleye tabi tutulmalarıydı.

Diş minelerindeki stronsiyum izotoplarının incelenmesi ise bireylerin büyük olasılıkla bölgeyle bağlantılı olduklarını gösterdi. Araştırmacılar, bunların Wharram Percy veya yakın çevresinde büyümüş kişiler olabileceğini değerlendirdi.

Historic England bünyesinde çalışan osteoarkeoloji uzmanı Simon Mays ve çalışma arkadaşları, elde edilen verilerden hareketle cesetlerin mezarlarından geri dönmelerini engellemek amacıyla parçalanıp yakılmış olabileceği yorumunu yaptı. Bu buluntuların Orta Çağ’da dirilen cesetleri engellemeye yönelik uygulamalar için elde edilen ilk güçlü arkeolojik kanıtlardan biri olduğu düşünülüyor.6

Elbette bu yorum kesinleşmiş değildir. Zaten araştırmacılar da farklı açıklamaların bütünüyle dışlanamayacağını kabul ediyorlar.

Yine de kemiklerdeki fiziksel izler ile Orta Çağ’da hortlak inanışları arasındaki paralellik, Wharram Percy’yi konuyla ilgili en önemli arkeolojik örneklerden biri hâline getirmiştir.

Polonya’daki Vampir Mezarları: Boyunlara Neden Orak Yerleştiriliyordu?

İngiltere’deki bulgular Orta Çağ’a tarihlenirken, Polonya’daki bazı olağan dışı mezarlar benzer korkuların sonraki yüzyıllarda da etkili olduğunu düşündürüyor. Ülkenin kuzeybatısında gerçekleştirilen kazılarda, 17. ve 18. yüzyıllardan kalan yüzlerce insan iskeleti arasında alışılmış defin biçimlerinden ayrılan altı mezar tespit edilmiştir. Bu altı bireyin beşinde boyun veya karın üzerine orak yerleştirilmiştir. İki bireyin çenesinin altında ise büyük taşlar bulunmuştur.

Araştırmacılar, orakların ceset mezardan kalkmaya çalıştığında bedene zarar vereceği düşüncesiyle yerleştirilmiş olabileceğini belirtiyorlar. Taşlar ise ölünün ağzını etkisiz kılmaya veya boğazını kapatmaya yönelik koruyucu nesneler olarak yorumlanmıştır.

2014 yılında PLOS ONE dergisinde yayımlanan bir araştırmada, bu mezarlardaki bireylerin coğrafi kökenleri incelenmiştir. Lesley A. Gregoricka ve çalışma arkadaşları, diş minelerinden elde edilen stronsiyum izotoplarını karşılaştırarak olağan dışı biçimde gömülen altı kişinin de bölgeyle uyumlu değerlere sahip olduğunu belirlemiştir. Dolayısıyla bu insanların yabancı oldukları için tehlikeli sayıldıklarını söylemek pek mümkün görünmüyor.7

Araştırmacılar, ölüm koşullarının, toplumsal kimliğin veya salgın hastalıklarla ilişkili korkuların etkili olabileceğini değerlendirmiştir. Ne var ki bu ihtimallerden hangisinin söz konusu mezarlardaki uygulamaları doğurduğu kesin olarak bilinmemektedir.

2026’da Yayımlanan Araştırma: Boynunda Orak, Ayağında Kilit Bulunan Genç Kadın

Polonya’nın kuzeyindeki Mielec’te 2022 yılında keşfedilen bir mezar, Ekim 2026’da yayımlanan yeni bir bilimsel araştırmayla tekrar gündeme geldi. Mezarda yaklaşık 17-19 yaşlarında öldüğü değerlendirilen genç bir kadının iskeleti bulunmuştu. Araştırma ekibinin Zosia olarak andığı kadının boynunun üzerine keskin bir orak yerleştirilmiş, sol ayağının başparmağına ise üçgen biçimli bir asma kilit takılmıştı.

Toruń’daki Nicolaus Copernicus Üniversitesinden Dariusz Poliński ve çalışma arkadaşlarının yayımladığı çok disiplinli bir incelemede mezarın yapısı, iskeletin konumu, nesnelerin özellikleri, genetik veriler ve izotop analizleri değerlendirilmiştir. Araştırmacılara göre kilit, genç kadının ilk defnedildiği sırada yerleştirilmiş olabilir. Orağın ise mezar daha sonra açıldığında eklenmiş olması mümkündür. Eğer bu yorum doğruysa, kadının ölümünden sonra duyulan korku zamanla yeniden ortaya çıkmış ve mezara ikinci kez müdahale edilmiş olabilir.

Genç kadının başlığına ait olduğu düşünülen kumaş kalıntıları da dikkate değerdir. Yapılan analizlerde ipek kumaşla birlikte gümüş ve altın içeren süsleme iplikleri belirlenmiştir. Araştırmacılar, bu bulguların kadının görece yüksek bir toplumsal statüye sahip olabileceğini düşündürdüğünü belirtmektedir.

Dişlerden elde edilen izotop verileri, kadının çocukluğunu büyük olasılıkla defnedildiği bölgede geçirdiğine işaret etmektedir. Genetik bulgular ise ailesinin geçmişinde İskandinavya ile bağlantılı bir soy hattı bulunabileceğini düşündürmektedir. Ancak kadının kendisinin başka bir bölgeden göç ettiği kesin olarak gösterilememiştir.5

Bir Mezarın Gerçekten Vampir Mezarı Olduğu Nasıl Anlaşılır?

Arkeolojide alışılmış gömü düzeninden ayrılan mezarlar, norm dışı veya sıra dışı definler olarak incelenir. Ancak bu sınıflandırma, o mezarda yatan kişinin mutlaka hortlak ya da vampir olarak görüldüğü anlamına gelmez.

Bir iskeletin yüzüstü gömülmesi, başının gövdesinden ayrılmış olması veya üzerine ağır taşlar yerleştirilmesi ilk bakışta oldukça ürpertici görünebilir. Ancak bu tür mezarların ardında her zaman hortlak korkusu olmayabilir. Kimi uygulamalar cezalandırmayla, kimileri yerel geleneklerle, kimileri de bugün tam olarak anlayamadığımız başka inanışlarla ilişkili olabilir.

Arkeologlar da bu yüzden mezarda bulunan tek bir nesneye veya iskeletin duruşuna bakarak kesin bir sonuca varmıyor. Cesedin nasıl gömüldüğü, mezarın sonradan açılıp açılmadığı, çevredeki diğer mezarlardan ne ölçüde farklı olduğu ve dönemin yazılı kaynaklarında benzer uygulamalardan söz edilip edilmediği gibi pek çok ayrıntıyı inceliyorlar.

Örneğin bazı kemiklerde kesici alet izleriyle yanıkların bir arada bulunması, orakların cesetlerin boyunlarına veya karınlarına yerleştirilmesi ya da bir ölünün ayağına kilit takılması, mezardaki kişinin geri dönmesini engellemek amacıyla yapılmış müdahaleler olabileceğini düşündürüyor. Özellikle bu tür uygulamaların dönemin anlatılarıyla benzerlik göstermesi, hortlak inanışıyla bağlantı kurulmasını daha anlamlı hâle getiriyor.

Yine de aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra insanların ne düşündüklerini veya neden böyle davrandıklarını kesin olarak bilmek kolay değil. Bir mezarı açıp içindeki nesneleri inceleyebilir, kemiklerdeki izlerden cesede neler yapıldığını anlayabiliriz. Ancak bütün bunların ardındaki korkuları, niyetleri ve inançları aynı kesinlikle ortaya çıkarmamız mümkün değil.

Bu yüzden günümüzde sıkça karşılaştığımız “vampir mezarı” ifadesine biraz temkinli yaklaşmak gerekiyor. Her sıra dışı mezarın ardında ölülerin dirileceğine ilişkin bir korku aramak, geçmişteki insanların ölümle ilgili düşüncelerini olduğundan daha basit ve tekdüze göstermemize neden olabilir.

Orta Çağ’da Anadolu ve Asya’da Hortlak İnanışı

Orta Çağ’da ölülerin geri dönebileceğine ilişkin inanışlara Anadolu’da ve Asya’nın çeşitli bölgelerinde de rastlanıyordu. Ancak bu inanışlar her yerde aynı özellikleri taşımıyordu. Anadolu’yu da kapsayan Bizans dünyasında, özellikle aforoz edilmiş kişilerin cesetlerinin çürümeden kalabileceği düşünülüyordu. Hatta 1282 yılında ölen Bizans İmparatoru VIII. Mihail’in cesedinin çürümediğine dair anlatılar ortaya çıkmıştı. Bazıları bu durumu imparatorun dinî tercihleri nedeniyle ilahi bir cezaya uğradığının işareti olarak görüyordu. Bu tür anlatılarda bedenin doğal biçimde çürümemesi, ölen kişinin ruhsal durumuyla ilişkilendiriliyordu. Ancak çürümeyen her cesedin mezarından kalkıp dolaşacağı düşünülmüyordu.8

Anadolu ve çevresindeki Türk topluluklarında da hortlak ve cadı olarak adlandırılan doğaüstü varlıklara ilişkin inanışlar zamanla yaygınlaşmıştı. Bununla birlikte, bu inanışların Orta Çağ’daki biçimlerini ayrıntılı olarak ortaya koymak kolay değil. Konuyla ilgili daha açık yazılı belgelerin önemli bir bölümü Osmanlı dönemine, özellikle de 16. yüzyıl ve sonrasına ait. Örneğin dönemin önde gelen din adamlarına yöneltilen sorular arasında, öldükten sonra yeniden hareket ettiği düşünülen cesetlerle nasıl başa çıkılacağı da bulunuyordu. Bazı fetvalarda cesedin başının kesilmesi veya yakılması gibi uygulamalardan söz ediliyordu. Ancak bu kayıtların çoğu Rumeli’deki inanışlarla bağlantılıydı. Dolayısıyla bunları doğrudan Orta Çağ Anadolu’sunun genel uygulamaları olarak değerlendirmek doğru olmaz.9

Orta Asya Türk folklorunda ise obur veya ubır adı verilen kötücül varlıklar dikkat çekiyor. Özellikle Tatarlar arasında görülen inanışlarda ubır, insanların içine girebilen, geceleri dolaşabilen ve farklı biçimlere bürünebilen bir varlık olarak anlatılıyordu. Bazı hikâyelerde öldükten sonra ortaya çıkan tehlikeli varlıklarla ilişkilendirilse de ubırın özellikleri bölgeden bölgeye değişiyordu. Bazı topluluklarda “hastalık getiren bir ruh” gibi daha soyut bir biçimde ele alınırken bazılarında da “mezardan çıkan kan emici bir yaratık” olarak betimleniyordu. Türk folklorundaki bu anlatılar, Avrupa’daki hortlak ve vampir inanışlarıyla karşılaştırılabilecek unsurlar barındırıyor. Ancak günümüzde bilinen bütün ubır hikâyelerinin Orta Çağ’da da aynı biçimde anlatıldığını söylemek için ne yazık ki yeterli tarihsel kanıt bulunmuyor.10

  1. Joynes A. The ‘History of the Events of England’ of William of Newburgh. In: Medieval Ghost Stories: An Anthology of Miracles, Marvels and Prodigies. Boydell & Brewer; 2001:134-142.[↩][↩]
  2. Mays, S., Fryer, R., Pike, A. W. G., Cooper, M. J., & Marshall, P. (2017). A multidisciplinary study of a burnt and mutilated assemblage of human remains from a deserted mediaeval village in England. Journal of Archaeological Science: Reports, 16, 441-455.[↩][↩][↩]
  3. Gordon, S. (2015). Social monsters and the walking dead in William of Newburgh’s Historia rerum Anglicarum. Journal of Medieval History, 41(4), 446-465.[↩]
  4. Millinger, S. P. (2004). Life and Miracles of St. Modwenna. The Historian, 66(2), 388-390.[↩]
  5. Poliński, D., Zagrodzka, M., Grzybowski, T., Borrini, M., Lynch, P. A., Cybulska, M., … & Czyżewski, Ł. (2026). A unique, non-normative burial of a young adult female from a 17th-century cemetery in Pień, north-central Poland. A multidisciplinary approach. Journal of Archaeological Science: Reports, 74, 105967.[↩][↩]
  6. Historic England (2017, 3 Nisan). New Archaeological Evidence Throws Light on Efforts to Resist “the Living Dead” in Medieval England.[↩]
  7. Gregoricka, L. A., Betsinger, T. K., Scott, A. B., & Polcyn, M. (2014). Apotropaic practices and the undead: a biogeochemical assessment of deviant burials in post-medieval Poland. PloS one, 9(11), e113564.[↩]
  8. Nicol, D. M. (1971). The Byzantine reaction to the second Council of Lyons, 1274. Studies in Church History, 7, 113-146.[↩]
  9. Aycibin, Z. (2008). Osmanlı Devleti’nde cadılar üzerine bir değerlendirme. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 24(24), 55-70.[↩]
  10. Yaltırık, M. B. (2012). TÜRK KÜLTÜRÜNDE HORTLAK-CADI İNANIŞLARI. Tarih Okulu Dergisi, 2013(XVI).[↩]
Share it, discuss it, keep it alive!